İMTİHAN KAZANDIRAN KİTAP

Koyucunun Mehmet, yetiştirdiği kuzulardan dişi olanları sürüye katmış, erkek kuzuları satmak için köye gelen kasapla, uzun süren pazarlık yapmış fakat bir türlü anlaşamamıştı.
Sonunda, Söke'deki kesim evinde kestirip, et olarak satmaya karar vermişti. Köyü ile Söke arası otuz kilometre idi. Kuzuları kamyonla taşısa kazancı azalacaktı. Sekiz çocuğu ile on kişilik ailesi vardı. Paraya ihtiyacı vardı.
Kuzuları, sekiz yaşındaki oğlu Mustafa ile Söke'ye götürmek en iyisiydi. Hem üç çocuğuna ayakkabı alacaktı.Ayakkabı numaralarını bilmiyordu. Her çocuğunun ayağını iple ölçtü, ipin başına ve sonuna birer düğüm attı. Ertesi gün öğleyin yola çıkacaklardı.
Karısı Teslime bir çıkına peynir, soğan ve bazlama koydu. Mayıs ayının ilk haftasıydı. Yirmi yedi kuzuyu, Söke'ye götürmek üzere, baba Koyuncunun Mehmet önden, sekiz yaşındaki oğlu Mustafa arkadan yürüyerek yola koyuldular. Söke'ye giden şose yolun sol kıyısından ilerliyorlardı.
Koyuncunun Mehmet, akşam saatlerinde şehre girmek istiyordu. Aksi halde trafikte sorun yaşayabilirdi. O nedenle zamanı ayarlaması gerekiyordu. Şehre yakın bir yerde, kuzuları otlattı.
Güneş batmak üzereydi. Koyuncunun Mehmet, oğluna "Kuzuları topla, yola gidelim" dedi. Bir süre sonra şehrin ana yoluna girdiler. Çok sık olmasa da araçlar yoldan hızla geçiyordu. Koyuncunun Mehmet, oğluna " Yoldan gidemeyiz, üstünden gideceğiz " dedi. Yolu terk ederek yirmi metre üstünden ilerlemeye başladılar. Oğlu Mustafa, "Çok yoruldum baba " dedi. Babası Mustafa'ya dönerek, " Gel, biraz sırtıma bindireyim" dedi. Mustafa "Olmaz" dedi. Koyuncunun Mehmet, oğlunu yüreklendirmek için, "Çok az kaldı,oğlum" diyordu zaman zaman.
Mustafa ilk kez şehre geliyordu. En çok Işıklar dikkatini çekti. Sonra binaların çok ve yüksek oluşu... Artık akşam olmuştu. Sonunda şehrin merkezinde bulunan hana vardılar. Hancı, kuzuları hanın bir bölümüne kapattı. Hanın üstü oteldi. Koyuncunun Mehmet ile oğluna bir oda verdi.
Koyuncunun Mehmet, yemek yemek için lokanta aradı ama bulamadı. Tüm lokantalar kapanmıştı. Bir bakkaldan tahin helvası ve ekmek aldı. Oğluyla birlikte kahvehanenin bir masasında yediler. Daha sonra çay içtiler. Odalarına çıkıp, hemen uyudular.
Mustafa erkenden uyandı, babasını da uyandırdı. Mustafa, babasının yastığının simsiyah olduğunu hemen gördü. Babasına gösterdi. Babası, yastığı ters çeviriverdi.
Koyuncunun Mehmet önden, oğlu arkadan yürüyerek, kuzuları kesim evine götürdü. Kesim yapıldı. Parasını aldı.
O gün Söke'nin pazarıydı. Söke pazarı büyük bir pazardı. Mustafa şaşırdı. Satıcılar,mallarını satmak için " Buyrun buyrun!" diye bağırıyorlardı. Koyuncunun Mehmet, ölçüsünü aldığı ayaklara uygun dora marka lastik ayakkabıları dikkâtle inceleyerek aldı. Bir de bir kilo tahin helvası ve beş tane pazar ekmeği... Aldıklarının tümünü heybesine koydu. Oğluyla birlikte köylülerin gittiği lokantaya gitti.Güveç yediler, üstüne de kadayıf...

Köyün tek ulaşım aracı olan Recep Ağanın otobüsü ile köye döndüler. Tuzburgazı Köyünün tek öğretmeni ve müdürü Feyzullah Ölmez de siparişini almak üzere otobüse gelmişti. Koyuncunun Mehmet, Öğretmeni görünce, " Muallim Efendi, Mustafa'nın durumu nasıl?" diye sordu:
Öğretmen Feyzullah Ölmez, " Mustafa okula tam olarak gelemedi. Eksikleri var ama ben
Mustafa'yı ikinci sınıfa geçireceğim. Eksiklerini tamamlayacağına anıyorum" dedi.
Koyuncunun Mehmet,"Hayır, Muallim Efendi! Mustafa sınıf tekrar edecek!" dedi. Öğretmen Feyzullah Ölmez, biraz önce söylediklerini tekrarladı.
Koyuncunun Mehmet, yeni bir hamle yaparak, "Mustafa'ya sınıf tekrarı yaptırırsan, sana ota düşmüş bir kuzu hediye edeceğim!" dedi. Bu ısrar karşısında öğretmen Feyzullah Ölmez, "Olur" dedi. Mustafa çok üzüldü ama bir şey diyemedi. Eve giderken babası,Mustafa'yı, asker ocağındaki komutanından örnek vererek ikna etti. Yarım öğrenmeyle bir şey olamayacağını, tam öğrenmeyle çok şey olabileceğini uzun uzun anlattı.
Bir gün, Koyuncunun Mehmet, bir kuzuyu omzuna atarak,"Haydi oğlum, öğretmene gidiyoruz" dedi. 0ğlu Mustafa ile okula gitti. Öğretmen okulda kalıyordu. Öğretmeni, okulun bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri sularken buldular. Koyuncunun Mehmet, "Muallim Efendi, kuzunu getirdim, burada rahatlıkla besler, büyütürsün" dedi. Öğretmen kuzuyu aldı, portakal ağacının gölgesine bağladı. "Teşekkür ederim" dedi. Koyuncunun Mehmet, öğretmene, "Hoşça kal" dedi ve kapıya doğru yürüdü. Öğretmen arkasından bahçesini göstererek "Sebze toplayın" dedi. Koyuncunun Mehmet,"Sağ ol, Muallim Efendi, biz yetiştirdik" dedi ve oğluyla birlikte yoluna devam etti.
Mustafa, birinci sınıfta iki yıl okudu. Beşinci sınıfa geldiğinde, bir bayan öğretmen geldi. Böylece okulun iki öğretmeni oldu. Üç,dört ve beşinci sınıfları bayan öğretmen okutuyordu. Genç bir öğretmendi. Adı Pervin Karadenizdi. Güler yüzlü, sevecendi. Şarkılar, türküler öğretti. Okulda demokratik bir hava estirdi. Öğrencilerini sevdi; öğrencileri de öğretmenlerini...
Yıl sonu gelmişti. Bir gün, okula denetim amacıyla ilköğretim müffettişi geldi. Sessizce dersliğin en arkasında bir sandalyeye oturdu. Uzun boyluydu. Hafif dalgalı saçlarını özenle geriye doğru taramıştı. Üzerinde sade bir takım elbise vardı. Kravatı elbisesiyle uyumluydu. Siyah ayakkabıları pırılpırıldı. Elinde deriden bir çantası vardı. Öğretmen Pervin Hanımın dersini bir süre dinledikten sonra, izin isteyerek sınıflara sorular sordu. Soru sorma sırası beşinci sınıflara gelmişti. Türkçe kitabından okuma yaptırdı, deftere metinler yazdırdı. Harita üzerinde okulun bulunduğu ilin, ilçenin ve köyün,Büyük Menderes nehrinin gösterilmesini istedi. Matematikten, çapı ve yüksekliği belli silindirin, üçte ikisinin zeytinyağı ile dolu olduğunu, kaç kilogram zeytinyağı olduğunu sordu.
Öğrencilerin arasında dolaşarak kontrol yapıyordu. Mustafa en ön sırada oturuyordu. İlköğretim Müfettişinin nazik ve yavaş bir sesle, öğretmen Pervin Hanıma "Daha çok
çalışmalısınız, öğrencilerin eksikleri var" dediğini duydu. Öğretmenine destek olmak amacıyla, çözdüğü matematik sorusunu ilköğretim müffettişine göstermek için ayağa kalktı, müffettiş sol elini kapı koluna uzatmış çıkmak üzereydi. Mustafa'nın çözümüne bakmamazlık etmedi. Dikkâtle baktı. Mustafa'nın başını okşadı ve öğretmen Pervin Hanıma dönerek, "Bu çocuk okuyacak, elinden tutun" dedi ve derslikten çıktı. Mustafa çok sevindi. Okulun çıkış saati gelmişti. İlköğretim Müffettişi, Okul müdürü Feyzul Ölmez'e de söylemiş olacak ki, Mustafa'yı çağırıp, "Yarın baban okula gelsin" dedi.
Mustafa, çok sevinçliydi.İlköğretim Müffettişi başını okşamış, "Bu çocuk okuyacak " demişti. Kara bezden çantası sırtında, koşarak evlerine vardı. Annesi avludaki ocakta akşam yemeklerini pişiriyordu. Annesine "Babam nerede?" diye sordu. Annesi "Ardıçlı tepede koyunlarımızı otlatıyor" dedi.
Nisan ayıydı. Baharın tam ortasıydı. Her yer yemyeşildi. Mustafa çalıların üstünden atlayarak gidiyordu. Babasını, sırtını bir kayaya dayamış, koyunların otlayışını seyrederken buldu. Hemen yanına oturdu, bir solukta yaşadıklarını anlattı. Babası, gizli bir sevinçle dinledi oğlu Mustafa'yı. "Yarın okula gelir,müdürle görüşürüm " dedi. Mustafa'nın sevinci daha da arttı.
İki gün sonra, çarşamba günü sabah erkenden uyandılar. Recep Ağanın otobüsü ile Söke'ye gittiler. Dosdoğru şehrin tek kitapçısı olan Polis Süleyman'a gittiler.Koyuncunun Mehmet, " Süleyman Efendi, oğlumu öğretmen okulu imtihanını götüreceğim, hazırlanması için bir kitap almak istiyorum" dedi.
Kitapçı, daracık dükkânında arkasına dönerek raftan bir kitap çekip, Mustafa'ya verdi. "Bu kitaba iyi çalış,kazanırsın" dedi. Mustafa kitabı eline alır almaz, üzerini okudu. Kitabın kapağında sarı zemin üzerine, kırmızı büyük harflerle,"İmtihan Kazandıran Kitap " yazıyordu. Yazarı bir İlköğretim müffettişi idi. Mustafa çok sevindi. Babası kitabın parasını ödedi ve kitapçıdan ayrıldılar.
Mustafa, kuzuları otlatırken kitabını üç kez tekrarladı. Türkçe, matematik konuları anlatılıyor,örnek çözümler gösteriliyor, sorular soruluyordu.
Mayıs ayında Söke'de bir ilkokulda ilk sınava girdi. Sınavda Türkçe ve matematik soruları sorulmuştu. Mustafa soruların tümünü çözdü.
Ağustos ayında eve, üzerinde Mustafa'nın adı ve soyadı yazan sarı bir zarf geldi. Mustafa, heyecanla zarfı açtı. Birinci sınavı kazandığını, ikinci sınavın on iki eylülde Ortaklar İlköğretmen Oklunda olacağını, sınavın Türkçe, matematik ve mülakat olmak üzere üç gün süreceğini, bu sürede okulun yatakhanesinde kalabileceğini yazıyordu. O akşam evde bayram havası esti. Babası okuma-yazmayı askerlikte öğrenmişti. Annesi ise okuma -yazma bilmiyordu. Mustafa, ailenin ilk okuyanı, hattâ öğretmen olacaktı. Annesi lokma döktü, akşam yemeğinden sonra ailece yediler. Herkesin yüzü gülüyordu. Mutluluk nedir diye sorulsa bilmezlerdi. Ama onlar mutluydular.
Sınavdan bir gün önce gitmeleri gerekiyordu. O gün pazardı. Köyün otobüsü çalışmıyordu. Pamuk balyaları yüklü bir kamyon Söke'ye gidiyordu. Koyuncunun Mehmet, oğlu Mustafa ile Pamuk balyalarının üzerinde Söke'ye gitti. Her zaman gittikleri lokantada akşam yemeklerini yediler. Münibüsle Ortaklar Ilköğretmen Okuluna vardılar. Mustafa'ya okulda bir yatak verdiler. Bir çok ilden, çok sayıda çocuk gelmişti okula. Birbirlerini tanımıyorlardı.Mustafa ilk kez karyolada yatacaktı. Babası, Ortaklar'da otelde kalacaktı sınav boyunca.
İlk gün Türkçe sınavı için, okulun büyük yemekhanesine sırayla ad soyad ve baba adı okunarak alındılar. Her çocuk için bir sıra konulmuştu. Mustafa, baştan ikinci sıraya oturtuldu. Salonda görevli on öğretmen vardı.Sınav kağıtları dağıtıldı. Ad,soyad ve baba adlarını yazmalarını, daha sonra tutkallı bölümü ıslatarak kapatmaları istediler görevli öğretmenler.
Bir öğretmen tarafından büyük bir tahtaya, Yahya Kemal Beyatlı'nın Akıncılar şiiri yazıldı. Türkçe soruları bu şiirden soruldu. Son soru, ilk iki dörtlükteki devrik cümleleri kurallı cümle olarak yazınızdı. Mustafa bu sorudan hiçbir şey anlamadı. Nasıl olsa birisi sorar diye bekledi. İlk on dakikada soru sorulabilecekti. Fakat hiç kimse soru sormadı.
Mustafa, ayağa kalkarak "Son soruyu anlayamadım, açıklama yapar mısınız öğretmenim?" dedi.
Görevli öğretmen, sert bir ses tonuyla, "Bu soruda anlaşılmayacak bir şey yok" dedi. Mustafa sınavdan atılmak korkusuyla hemen yerine oturdu.
Sınav başladı. Mustafa'nın dora marka lastik ayakkabıları ayağını sıkmaya başladı. Hemen ayağını çıkarıp, ayakkabısının arkasına basarak terlik haline getirdi. Rahatladı. Son soru dışında tüm soruları yanıtladı. Son soruyla ilgili bilgisi yoktu. Zaman bitiyordu. Kendi kendine; "En iyisi anamın, babamın söylediği gibi yazayım" dedi. Mustafa, yörük bir ailenin çocuğu idi. Yörükler, devrik cümle kullanmazlardı. Öylece de yazdı. Zaman bitti. Dışarı çıkar çıkmaz, üst sınıflardan bir öğrenciye sordu. Öğrenci; " Doğru yapmışsın, yüklem sonda , kurallı cümle olmuş " dedi. Mustafa rahatladı.
Akşam, yatakhanede sınavla ilgili tartışmalar devam etti.
İkinci gün, aynı salonda, aynı sıralarda matematik sınavına alındılar. Mustafa, dört soruyu kısa sürede, açıklayarak çözdü. Dördüncü soru çok zordu. Ne yaptıysa çözemedi. Zaman doldu. Çocuklar hep birlikte dışarı çıktılar. Matematik soruları üzerine, Türkçe soruları kadar tartışma olmadı yatakhanede. Herkes kendine göre yorum yapıyordu. Mustafa, dördüncü soruyu nasıl çözdüğünü bir kaç arkadaşına sordu. Anlaşılır bir cevap alamadı.
Üçüncü gün mülâkat yapıldı. Bir derslikte görevli üç öğretmen, sırayla her çocuğu içeriye alıyor, kısa sorular soruyordu. Mustafa da çağrıldı. İlk anda heyecanlandı. Bayan öğretmen "On dokuz mayıs bin dokuz yüz on dokuzda ne oldu?" dedi. Mustafa, duraksadı, sonra "Atatürk Samsun'a çıktı" dedi. Soru soran bayan öğretmen "Çıkabilirsin " dedi. Mustafa, babasını buldu, matematikten bir soruyu çözemediğini, kazanamayabileceğini anlattı. Bunun üzerine babası, " Gündüzcü sınavına girmek için dilekçe verelim, seni bir yıl dışarıdan okutabilirim. İkinci sınıfta yatılıya geçersin" dedi.
Okul mikrofonundan sonuçların saat beşte açıklanacağı, bu nedenle tüm öğrencilerin meydanda toplanmaları gerektiği duyurulduMustafa ile babası, meydanın kenarındaki elektrik direğinin yanında durdu. Seksen asıl, kırk yedek öğrenci alınacaktı.
Bir öğretmen mikrofondan, kazanan öğrencinin adının, soyadının ve baba adının okunacağını duyurdu. Ve okumaya başladı. Orada bulunan öğrenciler ve babaları heyecanla bekliyorlardı. Herkes parasız yatılılığı kazanmak istiyordu.
Yirmi kişinin ismi okunmuştu. Mustafa ve babası heyecanla bekliyordu. Bir ara Mustafa, "Baba, galiba kazanamayacağım" dedi. Babası Koyuncunun Mehmet, "Daha kaybetmedik, geride altmış kişi var" dedi.
Bir süre sonra, Mustafa Kocakaya, Mehmet diyen ses duyuldu mikrofondan. Mustafa, sevinçle iki kez havaya zıpladı. Babası, gizli bir sevinçle oğlunu kendine doğru çekti ve başını okşadı.
Kazanan öğrencilere, okula gelirken getireceklerinin listesi verildi. Bir de tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu alacaklardı.
Koyuncunun Mehmet, uzun bir uğraştan sonra, oğlu Mustafa'ya Aydın Devlet Hastanesinden sağlık raporu aldı. Okulun verdiği listeye göre istenenleri tamamladı. Sümerbank'tan aldığı kumaştan takım elbise diktirdi. Gömlek ve deri bir ayakkabı aldı.Bir de bavul...
Alınanlar bavula özenle yerleştirildi. Koyuncunun Mehmet, gururla, oğlu Mustafa'yı okuluna götürdü. Kayıt yaptırdı. Okul numarası üç yüz elli dokuzdu.
Mustafa, yatılı ve karma bir okulda, altı yıl okudu. Bir öğretmenin sahip olması gereken akademik bilgi ile donandı. Okulunun eğitim ve kültüründen beslendi. Demokrasiyi yaşadı. Eğitim Psikolojisi dersinde, Orhan Çaplı'nın "Çocuk ve Gençlik Psikolojisi", Atalay Yörükoğlu'nun " Çocuk ve Ruh Sağlığı " eserlerini okudular, tartıştılar. İradeli, duygulu ve bilgili bir öğretmen olarak, arkadaşları ile birlikte Türk Bayrağına elini basarak, yurdunun her köşesinde görev yapacağına ant içti. Okul yönetimi, Anadolu'nun en ücra köyünde görev yapmaya hazır bu öğretmenlerine "Nutuk" armağan etti.
Mesleğini yaparken, eli her zaman öğrencilerinin omzunda oldu. Her çocuğun kendine özgü, nadide, biricik, çok değerli olduğunu, muhteşem bir potansiyelle doğduğunu hiçbir
zaman unutmadı. Öğrencilerine, akedemik bilgiyi verirken gösterdiği çabayı, ruhsal dünyalarının gelişmesi için de gösterdi.
Öğretim Metodu Hocasının, "Öğrenemeyen öğrenci yoktur, öğretemeyen öğretmen vardır." sözünü kendisine ilke edindi.
Öğrencilerine öğretirken, öğrencilerinden de çok şey öğrendi.
Mesleğini yaparken aldığı zevk, maaşını aldığında aldığı zevkten her zaman daha üstün geldi.
Mutluluk bu olsa gerek... 12.12.2023 SÖKE


Önceki ve Sonraki Yazılar